Part time instructor in KHAS, New Media MA Alumni, Advisor in TBMM, editor.

 

Erdogan’s choice: between hubris and sustainable peace | openDemocracy

Erdoğan and his cabinet have represented their win as ‘certain victory’ against all oppositional political movements. But this is not the whole reality.

Devlet Güvenliği, Dinlemeler ve Devlete Rağmen Bir Gelecek

Devlet geleneği ezberi kulağıma fısıldana fısıldana büyüdüm ben. Türkiye’nin ziyadesiyle Türkçü bir kentinde, Bursa’da ve ziyadesiyle Türkçü hatta yer yer Osmanlıcı bir tedrisat altında. Erkek Lisesi’nin koridorlarında hep siyaset konuşulurdu, çoğunlukla da milliyetçi ve hatta ülkücü olan hocalarımızla bile en çok konuştuğumuz konu siyasetti.

O yıllarda kafamıza en çok sokulan kavramların başında ‘devlet güvenliği’ geliyordu. O dönem Kürdistan bizim için anlayamadığımız adına Kürdistan demediğimiz ve bana kalırsa biraz da korktuğumuz bir coğrafyaydı. Ve Devlet Güvenliği kavramı ne zaman ortaya atılsa bizden daha esmer olanların yüzünde anlaşılmadık bir endişe belirirdi. O günleri geriye dönüp hatırladığımda şimdi aynı kavramın bende yarattığı tedirginliği duyumsayıp, geç kalmış bir ‘aydınlanma’ yaşadığım için kendime kızıyorum.

Türkiye genel siyasetinin en açık ve en tartışmasız kavramıdır devlet güvenliği. Çünkü arkasında bu ülkenin temel taşı, temel sıfatı vardır: Türkiye Cumhuriyeti’nin bir güvenlik devleti oluşu. Bir güvenlik devleti olmanın birçok önemli katmanı vardır. Sınır ötesi harekat için çıkarılan tezkereler, devlet sırları, örtülü ödenekler, gözetim konusunda insan hakları ihlalleri konusunda çığır açan devlet taktikleri, farklı biçimleriyle işkence, asimilasyon ve en önemlisi de %10 barajı ve daha birçok seçim kanunu ile çok renkli politika yapılmasının önünde bir engel olarak duyan bu siyaset. Bu katmanların her biri garip bir şekilde toplumsal sözleşme sıfatı taşıması gereken; ama toplumsal uzlaşma yerine toplumsal histeri haline dönüşen anayasallığa dayanır. Devletin ulus-devlet yapısı da dahil olmak üzere bütün problemlerin çıkış kaynağı devletin kendini tanımlama biçimidir.

Tam da bu nedenle anayasa Türkiye’deki tüm hukuksuzluklara da yasa ve yönetmeliklerin de yardımıyla meze edilmiştir. Son aylarda cemaat tarafından sızdırıldığı söylenen kayıtların çoğunluğunun yasal olmasının ardında yatan gerçek anayasa ve yasaların devlete sağladığı sınırsız denetleme yetkisi ve özellikle de ÖYM’ler döneminden kalma bir güçtür. Bugün AKP’nin karşı karşıya kaldığı krizin birinci ve en ağır boyutu, Türkiye’deki hukuksuzluğun hukuka, hukukun da hukuksuzsluğa olan derin ve bitmek tükenmek bilmeyen bağlılığıdır.

Tam da bu nedenle dün AKP’li troll’lerin ve kimi geçmişin mücahiti bugünün AKP’lisi yazarların attığı Tweet’lerin gideceği yer ancak bugün Türkiye’de 90′ların mafyasının geldiği yer kadardır. Önemsenmeyecek kadar basit olmamakla birlikte, önemsenerek yüceltilmesi halinde karşımıza gerçek bir felaket silsilesi çıkarabilir.  Ancak aşağıda bir örneğini görebileceğimiz bu öfkenin/tehditlerin sağlıklı bir devlet yahut siyasi parti iradesini yansıtmadığı, açık bir şekilde suç olmasına rağmen bunla ilgili muhtemelen bir tedbir alınmayacak olmasının da tam anlamıyla hukukun hukuksuzluğa ve siyasete olan bağlılığına dayandığını görmek zor değildir.

ftezcan

Bugün devletin elinde hukuk bir silah olarak anlamını yitirmiştir. Zira AKP’li kadrolar hukuku yasama yahut yürütme gibi ele geçirme kabiliyetine sahip değildir. Bunun da ötesinde Adalet ve Kalkınma Partisi aynı şekilde kolluk kuvvetlerinin de tek başına hakimi değildir, olamayacaktır da. Söz konusu olan, güvenlik devletinin yıkımıdır.

Burada gülünç olan ise siyaset bilimciler tarafından Güvenlik Devleti’nden Güven Devleti’ne dönüşüm şeklinde tanımlanan yeni ayasanın tamamlanamamış olmasının ardında aynı hukuksuz yapının kendini sürdürme arzusunun yatmasıdır. Yeni, demokratik, katılımcı bir anayasanın oluşturulamamasının arkasındaki en açık neden bugün Fatih Tezcan’ın da içine düştüğü derin devlet dilinin ta kendisidir. Bu ürpertici dil, AKP sıralarından CHP ya da MHP sıralarına devletin resmi aklını temsil etmekte olan tüm partilerin bilinçaltlarında kendilerini göstermektedir.

Sadece bu kadar da değil, örneğin sözüm ona saygın bir gazeteci dahi, Türk Devlet Aklı’na tamamen aykırı ama bu topraklarda gerçekleşen en önemli şeye saldırırken süreç aktörlerinden birine postacı diyecek kadar komik duruma düşebilir, Sarıgül’e danışmanlık yapan Radikal yazarı ise daha seçimlerin ilk gününde HDP’nin adayının Öcalan’ın resmi önündeki fotoğrafını gösterip 1994 tipi bir ırkçılık sergileyerek HDP’yi açık hedef ve ”AKP’yi devirmenin önündeki tek engel” olarak lanse edebilir. Devlet aklının devlet partileri arasındaki geçirgenliği İdris Naim Şahin ve Cemaat’in akışkan hamleleri üzerinde de kendini göstermektedir.

Dün Cemaat hesaplarından sızdırılan görüşmelere ilişkin yapılan dinleyen de bunları söyleyen de yayan da suçludur tadındaki açıklamalar, aslına bakılırsa cemaatin ve Türkiye’nin genel ortalamasının devletin geleceği söz konusu olduğunda usulen dahi olsa her daim bir adım geriye çekilerek hareket ettiğinin kanıtıdır.  AKP krizi ortaya çıktığından beri Feyzioğlu’dan Baykal’a rejimin mütemmim cüz aktörlerinin dönem dönem ön plana çıkarak AKP’ye yol yordam gösterme endişesi de bundandır. Devlet kendi devirdaimini sağlamak istemektedir.

Devletin kendini kurtarma sürecinin tarafları bellidir. Sosyalistler, Anarşistler, Kürtler, Demokratlar ve onların bugün bu pis kavganın dışında ama kavganın aktörlerinin de tam karşısında kalarak kurdukları birliktelikler, yani devletin ta kendisine yöneltilen eleştiri bugünlere gelecekten baktığımızda alınacak en anlamlı pozisyondur. Bu bir da bir milyon oydan çok daha fazla şey ifade eder.

Doğu Perinçek hapishaneden çıktığında TSK ve İP için bir ifade kullandı. Göreve hazırız. Türkiye solunun görevi devlet için değil halk için Doğu Perinçek’in, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kemal Kılıçdaroğlu’nun durduğu sistem konumlanmalarının tam karşısında durmak ve devletin bekasının değil, halkların kardeşliğinin siyasetini yapmaktır. Müzakerenin barış için bir yöntem olduğunu; ama karşımızdakinin de devlet olduğunu her daim anımsayarak, taraflardan birine yaslanmayıp barışın ta kendisini mümkün kılan tek taraf olarak, halkların eşitçe yaşamasının, özgür olmasının tek kaynağ olarak siyaset yapmaktır.

Fatih Tezcan ile Esat Ç. ve Enver Aysever ile Koray Çalışkan arasında sıkışmış bir siyasi iklim istemiyorsak, basıp geçmelerin, dinleyip tatmin olmaların ülkesini terk edip Gezi’den Newroz’a kendimize saygı ve güven duyduğumuz anların ruhuna sahip çıkmalıyız. Çünkü devrimci siyasetle de özgürlükle de bizim aramızdaki tek gerçek bağ meydanlardır. Kendi kaydını gizli tutmak konusunda becerisi olmayan bir devletin iç çatışmasının mezesi olmak değil. Sürecin kaderi, barış yapmak zorunda kalanların değil, barışı inşa edenlerin, halkların kaderi onları kredi borçlarına boğanların değil finansal kapitalizmin sırtına hançeri saplayacak olanların elindedir. Sokak da sandık da oradadır. Soru şudur: Devletten misiniz, halktan mı? Roboski’de katliama izin veren devlet aklına imza atanlardan mısınız, Roboski’de ölenlerden mi? Tekrar ve son kez: Direnmekte diretmeliyiz. Devlete, kapitalizme ve bütün pisliklerine!

Görsel: State of Art – Herbstkind

HDP ya da ”Vardık, Varız, Var Olacağız!”

Halkların Demokratik Partisi ve Barış ve Demokrasi Partisi, bir güç birliği olarak Türkiye’nin farklı noktalarında demokratik haklarını kullanıp ve siyasi parti kuranların da bağımsız, partisizlerin de kullanabileceği bir hakka dayanarak 30 Mart 2014 yerel seçimlerine katılacaklar. Bu, anayasa gibi değiştirilmesi teklif edilemez bir durum olmamakla birlikte seçimlere 7 gün kala, partiler tüm örgütlerini her anlamda demokratik siyaset çerçevesinde çalışmaya sevk etmişken, darbe, savaş gibi olağanüstü haller dışında gerçekleşmesinin önünde herhangi bir engel olmayan bir durum.

Baktığımızda Halkların Demokratik Partisi, birçok parçası olan bir parti. Kürdistan’da seçime giren BDP gibi, HDP de demokratik ve yasal olarak kendine tanınmış bir hakkı kullanarak seçimlere giriyor. HDP’nin birçok parçası var. Demokrat, sosyalist örgütler ve en önemli parça olduğu herkesin malumu olan BDP, yani Kürt siyasal hareketi de HDP’nin parçaları. Bileşen demek pek benim kitabıma uymuyor. Zira HDP, halkların demokratik bir platformda, barış, eşitlik ve demokrasi gibi temel alanlarda ortaklaşması anlamına geliyor. Kendi tartışmalarını HDK üstünden de başka platformlarda da sürdüren bir alan.

Buraya kadar çizdiğim tabloda göründüğü üzere Kürt siyasetinin devrimci/demokratik aktörleri Türkiye’de iki siyasal partinin çatısı altında demokratik bir süreçle, üstelik katılımcılığı hayatlarının en önemli parçalarından biri haline getirmiş bir gelenek olarak seçimlere katılma kararı aldılar. Bu kararın üzerinden, bilindiği üzere ciddi bir zaman dilimi geçmiş durumda.

HDP ve BDP, her siyasal parti gibi seçimlerdeki propaganda çalışmaları için yatırımlar yaptılar, insan kaynaklarını seferber ettiler ve her şeyin ötesinde en önemlisi siyasal bir iddia ortaya attılar. Bu siyasal iddia, sistem partisi olmayan, geniş, çokluk (multitude) çerçevesiyle rahatlıkla okunabilecek bir profile olan bir siyaseti benimseyeceklerinin ve yerel seçimlerin bir geçiş süreci olarak değil bizzat bu siyasi iddianın kendini var edeceği bir alan olarak okunabileceği, HDP’nin siyasi tavrının ve Türkiye’ye dair görüşünün temsil edilip pratiğe geçirileceği ibr süreci işaret ediyordu.

Barış ve Demokrasi Partisi’nin dayandığı geniş siyasal kökler İletişim Yayınları’ndan çıkan Sandıkla Meydan Okumak ve yine İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye Siyasetinde Kürtler isimli çalışmalardan takip edilebilir. Ancak; burada bir not düşmek gerekir ki, BDP’nin dayandığı geniş siyasal kökler ve Türkiye’nin hatrı sayılır birçok sol örgütünün dayandığı siyasal kökler aynı şekilde Halkların Demokratik Partisi için de geçerlidir. Üstelik bu siyasal çerçeve Dağhan Irak tarafından dile getirilen alelacelelik ile değil, Halkların Demokratik Kongresi çerçevesinde çizilmiştir. HDK’nin çalışmaları nedir, ne değildir diye merak edenler varsa, çekinmeden http://www.halklarindemokratikkongresi.net adresini ziyaret edebilirler. Zira HDP’nin köklerini dayandırdığı HDK’nin HDP’nin kuruluşuna kadar geliştirdiği çalışmaların birçoğu bu web sitesinde görülebilmektedir. Elbette HDP’nin adaylarını belirleme ve tanıtma sürecinde sakıncaları olmuştur. Ama asgari olarak da olsa bir bilgi edinmek için, HDP İstanbul İl Başkanlığı’nın Youtube hesabı üzerinden HDP’nin İstanbul ilçelerindeki Eşbaşkan adaylarıyla yapılan röportajlara ulaşmanız mümkündür.

HDP ile ilgili mevzubahis eleştiride en sık dile getirilen argümanlardan biri HDP’nin bu seçimlere hazır olmadığıdır. Elbette, bu eleştirinin haklı yanları vardır. Ancak, bu haklı yanlardan hiçbiri, Kürt siyasi hareketinin de temsil edilmesi ihtiyacını karşılamayı, Kürtler’in, Ermeniler’in, sosyalistlerin, demokratların, Çerkesler’in siyasal varoluş mücadelesinin yerel seçimler ekseninde sürmesi hedefini geri plana atacak kadar güçlü değildir. Hele ki mevzubahis eleştirinin sahibi Halkların Demokratik Partisi’nin parçalarının birindeki arkadaşlarına yoldaşlar, arkadaşlar diye bahsederken, HDP’ye yönelik eleştirinin adresinin bizzat HDP ailesi olduğu, HDP’nin böyle eleştirilere gösterilecek tahammülünün her zaman olduğu ortadadır. Buradaki asıl problem, yazının yayınlanması yahut yazının HDP’nin İstanbul BŞB’de aday çıkarmasını eleştirmek değil, açık bir biçimde Halkların Demokratik Partisi’nin kimleri temsil ettiğine dair sosyolojik ve politik bilgi konusundaki talihsiz eksikliktir.

Bu eksikliğin en temel sebebi HDP’nin ve BDP’nin diğer sistem partilerinin aksine bir seçmeni olarak yazının da yazarının tahmin ettiği ve sanıyorum ki bildiği üzere seçimlere yönelik süreçte devlet baskısından nasibini daima alması, ilçe ve il bürolarına sık sık saldırılar düzenlenmesi, bunun da ötesinde her iki siyasetin de tarihsel olarak hedef olarak her yerde dillendirilmeleridir. Eğer bir problemden bahsedeceksek asıl problem Kürtler’in siyasal alandaki temsil edilme tasarruflarına yönelen devlet ve devlet aklı odaklı saldırılar olmalıdır. Zira HDP’nin bugüne kadar basılan, saldırılan büro sayısını saymaya ben usandım. HDP’nin adayı başta olmak üzere HDP’lilere yapılan tehditlerin, gladyo başta olmak üzere Türkiye’nin karanlık yüzlerinin HDP’nin var olma hakkına tecavüz etme konusundaki kararlılıklarının herhangi bir bahanesi yoktur. Buna gösterilebilecek tek gerekçenin adı faşizmdir. HDP’nin ve BDP’nin tıpkı sosyalistler gibi linç kültürü ile sınavları basit ve anlaşılır bir tarihe sahiptir. Akın Birdal’ın bedeni, Musa Anter’in bedeni bunun en bilindik tanıklarıdır. Birdal’ı televizyonda ya da gerçek hayatta her gördüğümüzde yüreğimizde saplanan kurşunun gerekçesi en çok da bu ülkede faşizmden hala hakkıyla hesap sorabiliyor konumda olamamak, bu kadar güçlenmiş olamamaktır.

Güçlenmek kelimesi burada kendimizi var etme mücadelemizin anahtarıdır. Var olmadığımız bir yerde nasıl güçlenebilir, var olmadığımız bir dünyanın nasıl olup da parçası olabiliriz? Çok daha beter olanı şu ki, 21. Yüzyılın şartları içerisinde Kürtler’in demokratik siyasete katılım, üstelik demokratik Türkiye diyen bir katılım içerisinde olmaları alkışlanması gerekirken Fethiye’de ve Urla’da karşılanan saldırılara rağmen hala ve hala HDP’nin yalnızca Sarıgül’e alternatif bir parti olarak görülmesi sizce de ironik değil mi?

Halkların Demokratik Partisi’ni diğer partilerden ayıran etmenlerin başında HDP’nin adının H harfini gerçek anlamda vermesi vardır. CHP’nin HDP’yle ittifak bize zarar verir diyen genel başkanı CHP’nin Halk kelimesinin hakkını verirken HDP halkların partisi olmak iddiasını taşır. Yanıbaşımızda Ermeni soykırımının 100. Yılı varken, Veli Küçük ve Doğu Perinçek salınmışken, Hrant’ın katilleri ve azmettiricileri sokaklarda fink atarken, Ermenileri katilleri olan partiye ve katliama göz yuman diğer partiye mahkum etmenin neresi stratejik ya da taktik bir zeka barındırır? Bu, adı belli bir şeydir. Ermeni’yi katilinin eline bırakmak ahlaksızlıktır. Bir yanda sivas katillerinin avukatları öte yanda Cumhuriyet’in kirli tarihine leke sürdürmeyenler, öte yanda yarım asırlık örgütlü faşistler. HDP-BDP bir alternatif olduğu kadar özgür bir yaşamın atar damarıdır da.

Burada bitmiyor. Kürtler bu partinin en temel ve niceliksel olarak en büyük katkıyı sunan parçası. Dahası yerel yönetim tecrübesi olarak partiye inanılmaz büyük bir katkı sunduklarını da hepimiz biliyoruz. Bunu 3 yıl BDP’nin içerisinde çalışmış taze HDP’li bir TBMM çalışanı olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Kürtler’den bu topraklarda öğrenecek bir şeyi olmayan yok.

Halkların Demokratik Partisi adına konuşma yetkisini asla kendimde görmedim. Ancak HDP’den de asla benim adıma konuşmasını beklemedim. Zira HDP’yi HDP’yi terk etmemek için takip etmeyen, HDP’lileri takip etmeyen yazar için bir çıkmaz söz konusu: HDP’lileri takip etmeden, HDP’lileri tanımadan, HDP’lilerle aynı ortamda buluşmaya çekinerek HDP’li olunmaz. HDP madem hepimizin partisi, tüm HDP’lilerle ortak tartışmalara katılmalı, HDK başta olmak üzere tüm demokratik süreçlere katılarak belirleyici mekanizmaların tamamında aktif olunmalı. Çünkü HDP’ye oy vermekle devrimci siyasetin içerisinde olmak arasındaki fark buradadır. HDP’li olmak HDP’ye oy vermek fikrinden ibaret değil. Tıpkı devrimciliğin devrimci bir partiye oy vermekten ibaret olmaması gibi. HDP radikal demokrasi etrafında kendini inşa etmiş bir fikir. Bu fikirle kavga etmek yerine bu fikir üstünden kavga vermek HDK başta olmak üzere tüm demokratik mekanizmalara katılmak demokratik siyasetin gereğidir. Elbette her seçmen şahsi görüşünü dile getirmekte sonuna dek serbesttir. Ama Türkiye’de HDP kadar çok tartışmaya kendini açan, yeni siyasetin normlarıyla kendini dizayn eden bir parti daha gören varsa benim adıma o partiyi tebrik edebilir. Zira HDP, çok kültürcülüğü fazlasıyla aşmış, entelektüel ve siyasi bağlamda tartışmanın her daim diri olduğu, geçmişin kötü alışkanlıklarından sıyrılmış sayılı platformlardan biridir.

Elbette bizim de hatalarımız olmuştur. Örneğin, hala bizi sadece CHP’ye vuran bir parti olarak tanımlayan bir seçmenimiz varsa bu öncelikle bizim hatamızdır. Zira 45 dakikalık konuşmanın 40 dakikasında AKP’yi yeren ve iktidar alternatifi olma iddiası olan bir partinin adayının bir başka rakibe söylediği her cümlenin küfür ve hakaretten sayıldığı bir ortamda hala ve hala söylemlerimizi HDP’ye yakın bir partinin kurumunda çalışan benim de eski bir arkadaşım olan ilgili makalenin yazarına ulaştıramadıysak bu bizim hatamızdır. Ben her ne kadar İstanbul BŞB Eşbaşkan adayımız Sırrı Süreyya Önder’in ana akımda izlenen kanallarda defalarca bu konuda görüşünü aktarmış olduğuna şahit olsam da yazının yazarı doğal olarak mevzuyu takip edememiş olabilir. Burada sorun elbette yazının yazarında değil, Türkiye’deki hakim medya sistemindedir. Kendisi de iletişimle ilgili bir kitap yazmış birinin adayımızın açıklamalarıyla ilgili daha detaylı bir araştırma yapması elbette iyi olabilirdi. Bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum. O da şu: Yazının yazarı adımı kullanarak sürekli CHP’yle çatışma içerisinde olan demiş. Yazdığım yazıların tamamında AKP’ye karşı barikatı savunmak gerektiğini yazdım. AKP’li troll’ler tarafından hala gayrisiyasi bir tutum olarak gördüğüm basgeççilikle dahi itham edildim. Hareketi yakından tanıdığını iddia eden yazarın, böyle bir iddiada adımı geçirmesi, üstelik mevzubahis şahsın yazılarımı okumayıp beni de hiçbir sosyal ağda takip etmemesi sanıyorum ki şüpheye açıktır. HDP’ye oy verenlere CHP’ye oy ver çağrısı yapan onlarca insana hiçbir hakaret etmedim. Ancak açık bir pozisyonum vardı: Halkların Demokratik Partisi AKP’nin CHP’nin vs. değil açıkça toptan bu sistemin alternatifi olarak bu seçimlerdeydi ve var olmalıydı.

HDP’nin şu an içinde olduğu savaş bir varoluş savaşıdır. Ortadoğu’nun içine sürüklenmekte olduğu mezhepsel ve ırksal savaşlar arasında mevzubahis olan bir barış partisi ve onun seçime katılma yönündeki kararıdır. Kürt hareketine oy vermek insanın illa ki Kürt hareketini anlamasını gerektirmez, iyi takip ettiği anlamına da gelmez. Kürt hareketi içerisinde barış ve süreç üzerine tartışma daimidir ve sürmektedir. Ancak Kürt hareketinin BDP ve HDP’nin, Rojava’nın, PYD’nin, PJAK’ın, PKK’nin ve tüm diğer Kürt örgütlenmelerinin var olma mücadelesi sorguya açık değildir.

Kürtler tarihleri boyunca Türkler’den akıl alma konusunda en önemli tecrübe olarak kendi akıllarını inşa etme gereksinimini edinmişlerdir. Kürtler’in, tıpkı Ermeniler, Çerkesler ve Aleviler gibi kendi siyasi örgütlenmeleri üstünde karar verme hakları vardır. Bunun da dışında HDP’nin Belediye Başkanı adayı çıkarması, üstelik bu kadar sevilen birini çıkarmasının CHP’ye zarar göstereceğini düşünmek, HDP’nin seçim araştırmasına hakim olmamak bir yana dursun yaşadığı ülke konusunda bilgi sahibi olmamak anlamına da gelmektedir. Yapılan araştırmalar Kürtler açısından önemli seçeneklerin başında HDP-BDP ve AKP’nin geldiği CHP’nin çok gerilerden geldiğidir. CHP ve MHP çizgisi, Kürt olarak kendini tanımlayanların ne yazık ki ve mevcut politikalarına bakınca yazık ki doğal olarak kapsama alanı dışında kalmıştır.

Seçim çalışmaları başladığından beri CHP’nin Kürtler konusunda attığı en önemli adım bazı saldırılara yönelik yayınladığı bildirilerdir. Ancak bu Kürtler açısından hiçbir sigorta işlevi görmemektedir. Kürtler, eşit yurttaşlık davası uğrunda can vermiş bir halk olarak, Kürt olarak tanınmak için kanı dökülmüş bir halk olarak, barış ve çözüm sürecinin devamına haklı olarak bel bağlamışlardır.

Bu AKP ya da bir başka partiyle sınırlanamayacak kadar mühim, devletin AKP dışı kadroları tarafından da sonuna dek benimsenen bir tutumdur. Cumhuriyet Halk Partisi’nden de bu konuyla ilgili samimi bir tutum beklemek, Kürtler’in ve Kürtler’in yoldaşlarının en doğal hakkıdır. Ancak hiçbir Kürt’ün, özellikle de bir Türk’e, HDP’ye ya da BDP’ye neden oy verdiği konusunda hesap vermek gibi bir zorunluluğu yoktur.

Zaten benim de bu yazıyı yazma sebebim HDP’de siyaset içerisinde olan bir Türkiyeli olarak bir başka Türkiyeli’ye cevap verme gereksinimdir. Kürt’e neden kendi siyasetini kendin yapıyorsun, iradeni 6 ok’tan birine teslim et demek de iradeni AKP’ye teslim et o teröristlere teslim etme demek de çok farklı şey değildir.

Yıllarca AKP’li liberaller tarafından yapılan CHP eleştirisinin suyunda kayığımı sürecek değilim; ancak Kürt halkının politik seçimleri ile ilgili trendlere bakıldığında söylediklerim sosyolojik olarak kendini tescil edecektir.

HDP kimse ile çatışmamıştır. Çatışmanın içerisinde şiddet vardır, saldırı vardır. HDP’nin hangi hareketinin içerisinde şiddet vardır, yapılmış hangi hatanın özeleştirisi yapılmamıştır? İlla ki çatıştığımız birini arıyorsanız, bu Kadir Topbaş’tır, Recep Tayyip Erdoğan’dır, onların görevlendirdiği polislerdir, Kürtler’den Sünni Türk yaratmak isteyen okullardır, 12 Eylül’dür, 12 Mart’tır, 28 Şubat’tır. Bugünlerde görülmektedir ki Kürtler ve barış süreci bir de gladyonun komplolarıyla zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

HDP ve BDP, herkes emin olsun ki bu ülkede söz konusu barış, demokrasi ve eşitlik olduğunda gemiyi en son terk edecek ikilidir. Ancak söz konusu iktidar mücadelesi olduğunda varlıklarını tehlikeye atacak, kendi oylarını birilerine ipotek edecek değillerdir.

Kürt Mehmet Nöbete, Agop nöbete, bas geç vs. biçimlerde HDP’lileri sistemle mücadeleden sistem partilerine taktik ya da stratejik biçimde göbekten bağlanmaya çağırmak ne kadar siyasi bir tavırsızlık ve belirsizlik içeriyorsa, HDP’yi, BDP’yi ve Türkiye’deki demokratikleşmedeki rollerini ve dahi Kürt halkının mücadelesini de tanımamaktan ileri gelir. Ek olarak hatırlatmam gerekir ki LGBTİ ve kadın adaylar konusunda en ciddi aday oranı olan ve dahi kadın aklıyla yönetilen bu hareketin seçim alanının dışına davet edilirken özellikle de kadın eşbaşkan adayına yönelik ortaya koyulan itham ancak ve ancak özür ve özeleştiri gelmesi halinde kendini unutturabilir.

HDP ve BDP vitrinin değil sokağın partileridir. Başta adını anmadan önce Google’da adını aratıp katıldığı eylemler ve rollerine gözatılması gereken Ahmet Saymadi olmak üzere gösterdiği tüm adaylar da Gezi Direnişi’nin de bu topraklarda kapitalizm ve totaliterizmle olan mücadelenin de birer parçasıdır. Bugün bu parti içerisinde mücadele edenler Kürtler’le yoldaşlık etmenin bedelini ödemeye hazırdırlar. Şu da kesindir ki HDP ve BDP’nin adayı olmak, içerisinde siyaset yapmak ciddi anlamda ve ne yazık ki bedel ödemeyi gerektirmektedir. HDP yazık ki aday belirleme konusunda, aday bulma konusunda ince eleyip sıkı dokurken bir yandan da bazı noktalarda ciddi sıkıntılar çekmiştir. KCK Operasyonları’nın DK operasyonunun gölgesinde siyaset yapmanın zorluğu ortadadır. HDP’li olmanın, BDP’li olmanın bedelleri ortadadır. HDP’nin CHP’yle vaktiyle ittifak için yaptığı çağrı, şehre karşı suç işlememiş aday prensibi de ortadadır. Sarıgül’ün şehirle ilgili geçmiş de ortadadır. Kılıçdaroğlu’nun tabanına yolladığı milliyetçi mesajlar da dahil olmak üzere hiçbir mesajı eleştiri konusu olmazken HDP’nin mesajlarının bu denli eleştiriye tabi tutulması da bir soru işaretidir.

Burada aslolan, Kürtler’le yoldaşlık etmeyenlerin yoldaşlık etmeyip diğer partilere oy vermenin bedelini ödemeye hazır olup olmadıklarıdır. Kürt olmanın bu topraklardaki bedeli açıktır. Kürt gibi siyaset yapmanın beledi de açıktır. İnsanların HDP’de siyaset yapmaktan çekinmesi bir devlet politikası olduğu kadar Fethiye’den Urla’ya tabelamıza, büromuza saldıranların da dahil olduğu bir linç rejiminin sonucudur. Fethiyeliler’in kaldırın dediği tabelaya aday çıkarmayın demek, böyle bir linç rejiminde bu yazıyı yazmak var olma mücadelesine karşı bir cephe daha açmaktır, üstelik cephe içeriden açılmış gibi de durmamaktadır. Yanlış anlaşılmasın, buradan bir mağduriyet devşirilmemektedir. Burada çıkarılmak istenen iç savaşın ve Kürtler’e gidin diyenlere karşı Kürtler’in siyaset yapma özgürlüğünü koruma amacı vardır yalnızca. Kürt hareketi de HDP de kadın ve LGBTİ hareketleri konusundaki tavırları kesin olan hareketlerdir. Kadınlar bu hareketin garnitürü değildirler. Kimin garnitür olduğuna bakmak isteyenler yanlarında duranların, aynı noktadan ateş ettiklerinin yüzlerine bakıp, bu ülkede HDP’nin kimlerin hedefinde olduğunu tartmalıdırlar. Bir kadına garnitür demenin sola da entelektüel anlamda herhangi bir kaba da sığdırılabilir olmadığı ortadadır. Tekrar söylüyorum, Kürt hareketi Rojava’da verdiği cevabı malum yazının yazarına İstanbul’da da verecektir. Kadınların omuzlarında, kadınların dillerinde büyüyerek.

Eş başkanımız Ertuğrul Kürkçü’nün sözleriyle bitirmek belki de en doğrusu olacak:

HDP, çok zor bir zamanda halk iktidarını hedef alarak ortaya çıktı. İşte buradayız, vardık, varız, var olacağız. Ülkenin geleceği HDP’nin gösterdiği mücadeleye bağlıdır. Bir tarafta AKP, diğer tarafta da CHP var. Ama onların yolları çıkmazdır. Önümüzdeki tek seçenek HDP’dir. Önümüzde yerel seçimler bizim nasıl bir ülke istediğimizi ortaya koyacak. Yerel yönetimler ülkenin nasıl yönetileceğini ortaya koyacak. Biz halkın gerçek temsilcileri olacağız. Bu yerel seçimlerle birlikte merkezden atanan valiliğin ve kaymakamlığın kaldırılmasını istiyoruz. Kentin sorunlarını halk meclisleri çözecek. Yargı mekanizmasının Başbakan’ın elinden çıkmasını istiyoruz. Halkın kendi iradesini ortaya koymak istiyoruz.

Ben Kürkçü’ye ek olarak tekrar söyleyeyim:
Vardık, varız, var olacağız!

Mevzubahis yazı: http://www.daghanirak.com/bir-hdp-secmeninden-bir-hdp-elestirisi/

2013′ten 2014′e Mektuplar ve Newroz’a Bakış

2013 Newroz’u birçoklarımız için büyük bir dönüşüm, tarihsel bir milat olmuştu. Bunun en önemli sebeplerinden biri Kürt siyasi hareketinin tüm uzuvları açısından barış sürecine doğrudan katılım şansı yaratmış olmasıydı. Bu katılımcı ruh 2013′ten 2014′e yaşanan süreçte Rojava Devrimi başta olmak üzere barışın da ötesinde radikal demokrasi konusunda Ortadoğu halklarına önemli bir mesaj veriyordu.

KCK, BDP, Öcalan, PYD gibi aktörlerin aynı anda dahil olduğu ve bütün Ortadoğu’nun kaderini doğrudan etkileyebilecek bir barış projesinin Ortadoğu’daki en yüksek prestijli halk önderi tarafından dile getirilmesi ve Kürt siyasi hareketinin sürecin geldiği noktaya kadar, 1990′lardan bu yana kazandığı  ivme, 2013′teki mesajla birlikte kendi tarihsel zirvesine yaklaştığının işaretini veriyor sandıkla meydan okunandönemin de silahla meydan okunan dönemin de kazanımlarını aynı anda arkasına alarak, kaçınılmaz mutlu sonu, yani barışı getirecek müzakerelerin önemini işaret ediyordu.

Öcalan’ın 2013 mesajı daha ziyade Türkiye halkının tamamına kapsayıcı bir şekilde, ortak bir barış dili yaratılması üzerinden kaleme alınmıştı. İçerisinde barındırdığı argümanlar ve referanslar bakımından 2013 mesajının hedef kitlesinin, toplumsal anlamda kutuplaşmanın bu kadar yoğun olmadığı bir dönem olması vesilesiyle de olabilir, çok daha geniş olduğunu söylemek mümkündü.

2014 Newroz mesajı ise, Cemil Bayık’ın mesajı ile birlikte okunduğunda Kürt hareketi içerisindeki iki ayrı damarı değil, aklın iyimserliği ve iradenin kötümserliğinin biraradalığını, yani Kürtler’in siyasal zekasını temsil ediyor. 2013′teki iyimserliğin yerini Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son dönem hamlelerinden ziyade temel olarak barış sürecinin tamamındaki çekingen tutumundan kaynaklı bir iyimserlik almış durumda. Özellikle Cemil Bayık’ın konuşmasındaki sert tonun kodlarını iyi işlememiz şart. Özellikle Bayık’ın Rojava deneyiminden çıkarak yaptığı şu tespite iyi bakmakta fayda var:

Bir kez daha Kürtleri kandırarak netice almak istediler. Ancak kabul etmeleri gerekir ki bu dönem bitti. Bugün Batı Kürdistan’da yaşananlar bunun kanıtıdır. Artık Kürtleri yok etme üzerine hesap yapılmamalı, birlikte kardeşçe yaşamayı kabul etmeliler. 2013 manifestosu, kardeşlik, Kürt sorununun çözümünü esas alıyordu. (*)

Bayık’ın bu açıklamasının AKP’nin süreci iletişimsel olarak yürütüp politik olarak yürütmemesi dışında bir açıklaması olamaz. Zira, İmralı-Kandil trafiğinin BDP aracılığıyla sağlanmasını garanti etmek süreci yürütmek anlamına gelmiyor ve Öcalan’ın da hükümete ve devlete bu gereksinimlere uygun ciddi adımlar atma çağrısı yaptığını gördük. **

 Açıkçası bu yıla dair Kürt halkının temel beklentilerinden biri de Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın görüntülü mesajıydı. Kürt halkının barışa ve Öcalan’ın özgürlüğüne ilişkin talepleri bu kadar açıkken, Öcalan’dan ve Kürtler’den böylesine önemli bir barış döneminde bu kadar moral değeri olan bir hak esirgeniyorsa, bunun sebepleri de aynı şekilde hükümetin hem ciddiyet hem de samimiyet konusundaki problemleri.

Bana kalırsa mektupla ilgili söylenecek en önemli noktaların başında ise Öcalan’ın uluslararası komplolar ve gladyo ile ilgili söyledikleri var. AKP’nin mevcut durumu üzerinden süreci hedef tahtasına oturtmaya çalışanlar teker teker pazara düşerlerken, çözüm sürecinin ve aktörlerinin şeytanlaştırılması, birçok çözüm süreci aktörünün ölüm tehditleri alması dahi Öcalan’ın söylediklerini doğruluyor.

Kent hareketlilikleri ve etrafında doğan politik potansiyel bir yandan herkes için sevindirici olurken, bu potansiyelin rahatlıkla kendisini ifade alanına sahip olmasını sağlayan ve meydanla sürekli ortaklaşan Kürt Hareketi ve barış sürecine verdiği desteğin önemini görerek, kısa, orta ya da uzun vade fark etmeksizin çözüm sürecine, iktidar kim olursa olsun sahip çıkılması, her ne şartta olursa olsun sürecin kendisiyle kavga etmenin kimseye fayda sağlamayacağı görülmüştür.

Zaten bugünlerde çözüm süreci üstünden ortaya atılan spekülasyonlar ve geçmişten bugüne gladyo tarafından ortaya konulan komplolar da tek başına 2014 Newroz konuşmalarının ruhunu doğrulamaktadır. Kürtler partilerinin adlarıyla her daim vurguladıkları şeyler için, barış, demokrasi, halklar, emekçiler ve onurlu bir Kürdistan fikri etrafında bir Newroz’u daha geçiriyorlar

1 yıl içerisinde barış iradesi Kürt hareketi bakımından ilerlerken sanıyoruz ki artık Türkiye toplumundaki kanaat önderlerinin de barış için yazmaları, çizmeleri ve günlük siyasi hesapları elbette yabana atmadan ama barışı her daim göz önünde bulundurarak konuşmaları gerekiyor. Bu newroz bize barıştan ve eşitlikten daha yüksek hiçbir değerin olmadığını bir kez daha anımsatıyor.

Bundan sonra AKP dışı tüm siyasi partilerin de barış için aktif tutum almaları gereksinimi de kendi kendini bir ders olarak bu ülkenin kara tahtasına yazmış oluyor.

* http://jiyan.org/2014/03/21/cemil-bayik-amed-newrozunda-konustu/

** http://firatajans.com/news/guncel/ocalan-test-bitti-muzakere-zamani.htm

Sermaye AKP ve CHP Üçgenine Gramscici Bir Bakış

Yerel seçimlerin ‘yerel’ gündemini fazlasıyla aşan, New York Times’daki bir makalede ‘soap opera’ (bir nevi pembe dizi) olarak tanımlanan kasetten gündemimiz birçok açıdan Türkiye’deki sermayeyi de etkiliyor. Olaylara ‘temiz’ bir şekilde bakmak için rakamlara bakmakta elbette fayda var. Ama küçük bir örnekle başlamanın sakıncası yok. 17 Aralık 2013 tarihindeki operasyondan bu yana Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş son iki aydaki kur farkından dolayı toplam 123 milyon lira zarar ettiler. Her biri birer ‘şirket’ olan ‘üç büyükler’ ve onların 123 milyon liralık zararının, borsada ve sanayiide birçok şirketin üretim ve tüketim hacminin yanında oldukça küçük olduğunu anımsayarak başlayalım. 

Sendika.org’da Şubat ayının başında Mustafa Peköz imzasıyla yayınlanan yazının ekonomik krizin olasılıkları üstüne tezi şöyleydi:

Türkiye’nin ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya kalması sürecine girmesinin iki temel noktası bulunuyor. Birincisi küresel sermayenin Türkiye’ye yönelik politikalarıdır. İkincisi ise Türkiye’nin içerisine girdiği iç politik krizin arka planında ekonomik ilişki ağların yarattığı ittifaklardır. (Peköz, M.)

Birinci teze dair argümanlar aslına bakılırsa Recep Tayyip Erdoğan ve O’nun Gezi’den bu yana sürdürdüğü ‘faiz lobisi’ kavramıyla benzerlik gösteriyor. Ekonomik ilişki ağlarının yarattığı ittifaklara geldiğimizde ise AKP ve etrafında kümelenen ‘sermayenin’ ve İran’dan uzanıp çok ciddi bir hatta uzanan ve ‘ambargo delme’ niteliğindeki büyük ticaret ağının kastedildiği ortada. Bu bağlamda ekonomik krizin uluslararası boyutunun Türkiye’de ‘yolsuzluk’ olarak görülen ama AKP’nin berbat bir diskurla ‘devletin parası çalınmamıştır’ diyerek yolsuzluk adından kurtarmaya çalıştığı bir boyutu olduğu bir esas olarak göz önünde bulundurulmalıdır.

AKP’nin ‘uluslararası sermayenin’ defterinde eskisi kadar esamesinin okunmamasının, Financial Times, New York Times, Guardian gibi yayınlarda sık sık AKP’nin totaliter politikalarını ve Başbakan’ın mevcut siyasi duruşunu eleştiren yazıların çıkmasının Başbakan’ın ve AKP’nin kötü PR’ından ibaret olmadığını söylemek şart. Öyle ki, AKP iktidara geldiği günden bu yana istikrarlı bir şekilde AKP’yi ve vizyonunu öven yayınlar yapan özellikle ‘finans medyasının’ çektiği destek birçok anlama geliyor ve Türkiye’deki sermaye de bu mesajı almışa benziyor.

TUSKON başta olmak üzere Cemaat’e yakın sermaye için AKP’nin birçok açıdan kapatılmış bir defter olduğu ortada. Cemaate bağlılıklarını açıklamış olan birçok işadamı için AKP artık bir ‘olağan düşman’, zaten bunun için ‘finansal parametrelere’ bakmak gerekli bile değil.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel sermayesi ise açık bir şekilde CHP ile dirsek temasını koruyor gibi görünüyor. Gezi söyleminden gün geçtikçe uzaklaşan, 90′lar siyasetine ve 90′lar sağcılığına göz kırpan yeni CHP kadroları ve aralarına karışan demokrat kadroların ulusalcıları da aralarında yoğunlukla barındırarak bir koalisyon tipiyle AKP’ye karşı seçimlere doğru yürüdüğü ortada. Ancak CHP mevcut haliyle sermayenin hayalindeki parti değil. Zira, Gramsci’nin aşağıdaki tanımına bakarak bu konuda akıl yürütmenin faydası olabilir:

Sorun büyük sanayicilerin kalıcı öz siyasal partilerinin olup olmadığıdır. Sanıyorum ki, cevap olumsuz olacaktır. Büyük sanayiciler gerektiğinde, varolan tüm partilerden yararlanırlar, ama kendi öz partileri yoktur. Dolayısıyla bunlar herhangi bir biçimde ”agnostik” ya da ”apolitik” değildir: çıkarları, siyasetin satranç tahtasındaki şu ya da bu partiyi gerektiğinde kendi araçlarıyla güçlendirerek belli bir dengeyi sürdürmektir. (Gramsci, 55)

CHP şu anda aynen Gramsci’nin bahsettiği o sermayenin ‘kendi araçlarıyla güçlendirerek dengeyi sağladığı’ parti profilinde. Mevcut anketler ne kadar doğruyu yansıtır bilinmez; ama toplumda CHP’nin bir yükseliş trendinde olduğu aşikar. Hatta birçok sosyalist dahi (!)  sermayeyle farklı nedenlerle olsa da CHP’ye yerel seçimlerde verilecek desteğin AKP’yi zayıflatmanın yegane yöntemi olduğu konusunda birleşmiş durumdalar, hatta bu destek adayları Sermaye’ye patronların tek tek adını vererek saldıran HDP’li eşbaşkan adaylarını ihanetle suçlamaya varmış bir durumda.

Bu bağlamda sermayenin seçimlerde sonucu ‘dengeleme’ politikasından çıkan şeyin ‘zayıflayan’ bir AKP olduğu tahminiyle yola çıkarsak CHP’nin ‘dengeleme unsuru’ olarak görevini yerine getirmesi için anaakım medyanın önde gelen kalemlerinin HDP ile AKP’nin gizli bir ittifak içinde olduğuna dair algı yaratma ve ‘ANTİ-KÜRT’ politika ekseninde AKP ve HDP’yi bir taşla iki kuş gibi vurma çabaları da gözden kaçmıyor. Keza sermaye, Türkiye’yi yöneten ikili bir sistemi (etkisiz elemanlaşan MHP dahil olsa da) kendine daha yakın görüyor. Neoliberal CHP yahut Neoliberal AKP onlar için ‘yeter’ konumunda.

Peki AKP neden yetemedi sorusuna ise Korkut Boratav Hoca cevap versin:

Ancak, neo-liberal programların bir boyutu, emek-sermaye ilişkilerinin ötesine gider. Bu öğe, siyasi iktidarlarla sermayenin farklı kanatları arasındaki bağlantıları “tarafsız” kılmayı hedefler. Böylece; örneğin yerli veya küçük şirketlerin, uluslar-ötesi veya büyük sermayeye karşı kayırılması; siyasetçilerle iş çevreleri arasında ayrımcı uygulamaları önlenecektir.

”Tarafsız” ve ”ekonominin tüm öznelerine” yedirmeyi vaat eden ulusal ve uluslararası ağ, gün itibariyle AKP’nin elinden açık bir biçimde kaymış durumda. Mevcut hâliyle AKP hem ulusal anlamda bir ‘ikna mekanizması’ oluşturmaktan, hem de ekonomik aracı rolünü doğru götürmekten aciz. AB’ye yönelik reformlara dair tembellikleri de karnelerindeki kırık notlardan biri konumunda.

Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gezi’yi ikinci plana atıp neoliberal belediyeciliğin ‘baş figürlerinden’ biriyle çıktığı yolculuk hiçkimseyi şaşırtmamalı. Kurucu parti, sermayenin en güvendiği ama biraz yaşlı atı olarak ahırdan çıkarılıp tekrar sahalara sürülüyor. Maksat, rekabet kızışsın!

Boratav, K. AKP, İktidar ve Sermaye. Online okunabilir.

Gramsci, A. Sanayiciler ve Tarımcılar. Modern Prens. Dipnot Yayınları.

Peköz, M. AKP-Cemaat savaşının ekonomik boyutu: Bank Asya operasyonu geliyor.Online okunabilir.

Venezuela’nın Gezi’si mi, Venezuela’nın Rutini mi?

Hepimizin sempati duyduğu bazı isimler vardır. Chavez bana kalırsa bunların en önde gelenlerinden biriydi. İran’la ilişkileri vs. birçok konuda eleştirildi, tartışmalara konu edildi. Ama o son 50 yılda sosyalizmin tecrübe ettiği en iyi şeylerden biriydi. Ardında bıraktığı Venezuela ise bana kalırsa iktidarı ve ‘yeni’ sokak muhalefetiyle onun iyi ve kötü yanlarının izlerini birarada taşıyor.

Dün Venezuela protestolara uyandı. Venezuela Analysis Venezuela’daki protestolarışöyle ele alıyordu: 12 Şubat 2014 tarihinde: Şiddet kullanan muhalif gruplar, gençlik günü yürüyüşünün ardından devlet binalarına ve sivillere saldırdı, polis ve devlet destekçileriyle çatıştılar. Şiddet 2 ölüme ve 23 kişinin yaralanmasına neden oldu. Devlet kaynaklarınca bildirildiğine göre 30′a  yakın tutuklama yapıldı.

Yine ‘devlete yakın’ bu kaynağın alıntıladığı ve öğrencilerin (sokağa çıkan protestocuların) temel niyetlerini belirten ULA’den bir mühendislik öğrencisinin ifadelere bakalım:

”Öğrenciler kendilerini devlete göstermek zorunda hissettiler, çünkü Merida ve Tachira’daki öğrenciler yalnızca kendilerini ifade ettikleri için hapsedilmiş durumdaydı. Şimdi, her şey daha gergin, çünkü insanlar hükümetten bıkmış durumda ve öğrenciler ülke boyunca yayılan mobilizasyonun merkezindeler. İnsanlar şu anda derin bir biçimde hükümetin verdiği kararlarlara karşı durumdalar… Venezuela’da yaşamak hiç bu kadar zor olmamıştı.”

Aslına bakılırsa Chavez’in 2007′deki ifadelerinde ‘tarif ettiği’ siyasetçi biçimine de bakmadan tartışmayı başlatmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Chavez dönemin emekten sorumlu devlet bakanı José Ramón Rivero’nun troçkist olduğunu öğrendiğinde şunu söylemişti: ”Ben de Troçkistim, problem yok. Ben de sürekli devrimi savunuyorum.”*

Sürekli devrim mantığını sürdürebilmek Chavez’in anlayışının içerisindeydi, daima reformlar ve yönetimdeki değişikliklerle Stalinizm’leşmekten başka bir noktada kalmayı başardı. Neoliberal müdahalelere karşı her seferinde dik başlı bir biçimde hareket etti. Tüm kurmaylarıyla birlikte haftanın üç günü ofiste dört günü sokakta olmak üzere çalışıyordu. İktidarını sokaktan alan bir liderdi. Gücünü gençlere ve kadınlara dayandırmak yanlış olmaz.

Şimdi ise Chavez’in ülkesinde sokakta genç üniversiteliler ve kadınlar var. Fotoğraflara baktığımızda bunu görmek güç değil. 1998′den bu yana üçüncü yolculuğu aşan, kapitalizmin mevcut halinin Venezuela’nın sorunlarını çözmekten ziyadesiyle uzak olduğunu söyleyen Chavez için özellikle Stalin sonrası sosyalizmi daima eleştirilmeye açıktı. Onu ve Venezuella Devrimi’ni gözümüzde bu kadar değerli kılan da zaten bu. Chavez’den sonraki dönemin olaylara bakış açılarını sergilemesi ve bir devrimi ‘sürekli kılma’ konusunda gerçek performanslarını sergileyecekleri asıl bu dönem olacak.

Ülkenin belirgin sorunları var: Suç eğilimi, kısıtlamalar ve güvencesizlik. Bunlar ideal bir sosyalist rejimin savaş açtığı şeylerdir. Keza suç eğilimi ve güvencesizlik neoliberal ekonomilerde ve onların etki alanlarında da sık rastlanılan sosyal faktörlerdir. İşte bu açıdan sokak eylemlerine birer ‘uyarı eylemi’ olarak da bakmakta fayda var. Medya darbeleri gibi ‘trajik’ darbelerle Venezuela’yı kapitalistleştirmek isteyenlere prim vermeden; Venezuela’yı sorunlarıyla olduğu gibi analiz eden ve ‘sürekli devrim’ fikrine aşağıdan gelen tepkilerin haklılığına inanarak sahip çıkan bir Venezuela görebilirsek, tüm dünyaya yayılan ‘occupy tipi’ eylem kitlesinin öfkesinin yaratıcı ve dönüştürücü bir gücü olabileceğini anlayabiliriz.

Sokaktan gelen öfkenin bu kez sosyalist bir rejime yönelmesi bizi korkutmamalı. Bizi korkutması gereken sosyalist bir yönetimin bu genç öfkeyi analiz etmede problem çekip ekonomisini ‘neoliberalleştirmeden sosyalist kalarak dönüştürmesinin’ bir yolunu bulmak olmalı. Aksi halde mevcut hükümetin yaptığı gibi motosikletlileri sivillere saldırtmak için sokaklara salmak ve polis şiddeti kullanmak, ne Chavez’e ne de onun devrim fikrine yakışmaz ve fayda sağlamaz.

Kalelerden ülke yönetilmez, sokakta kurulan Venezuela’nın sürekliliği de sokağa bağlı. Bu, kitlelerin Venezuela siyasetini sokağa çağrısıdır o kadar. Buna bu durumun ötesinde ya da berisinde bir anlam yüklemeye gerek yok.

* What is problem? I am also a Trotsykist! http://www.marxist.com/chavez-trotskyist-president120107.htm

Bosna Gezi Paralelliğinde: İnsanlık Onuru Kazanacak mı?

‘‘Böyle yaşayamayacağımızın bilincindeyiz, onurumuzu geri istiyoruz’’

Bosnalı Sanatçı-Aktivist Sajida Tulic

Bosna Hersek’te olup bitene doğru bakmak için ne gerekiyor? Ülkenin tarihine bakmak mı, neoliberalizmin Avrupa’da ve dünyada yarattığı kriz ve buna bağlı olarak süregelen ‘ayaklanmalar’ zincirine bakmak mı? Doğru cevabı vermek için meydandaki taleplere ve meydandakilerin kim olduğuna doğru bakmakta fayda var.

Mevcut duruma baktığımızda hükümet/devlet karşıtı protestoların şehir merkezinde başlayıp ülkedeki beş ayrı şehri etkileyen bir görünüm sergilemesi ‘yayılan isyanlar’ tanımlamasını fazlasıyla karşılıyor. Alison Smale New York Times’da yayınladığı izlenim yazısında Dayton Barış Mutabakatı sonrası dönemde kan gölünün akmayı durduğu Bosna’nın ilgili mutabakatın ‘ekonomik yönünü’ tecrübe ettiğini söylüyor.

Çatışmanın Temeli Etnik mi Ekonomik mi?

Özellikle yakın zamanda işten çıkarılan işçilerin geçen hafta başlattığı eylemin genellikle Hırvat-Müslüman birlikte yönettiği alanlar dışında daha ziyade ifade özgürlüğünün daha ‘kıt’ olduğu alanda çıktığını gördüğümüzde ve Sırbistan’da Bosna Hersek’te sokağa çıkanlara yönelik yapılan ‘destek eylemine’ baktığımızda ülkedeki ‘etnik’ çatışmanın izlerini de bu mevcut kriz içerisinde görebilmeniz mümkün; ancak bu Star Gazetesi’ne yakışan bir bakış açısı. Zira, Gezi ya da indignad@s hareketlerinin ‘temel talepleri’ ile Bosna’nın talepleri arasındaki benzerliği okumakta daha büyük fayda var. Fidel Castro’nun insanlara refah sağlayamasa da insanlık onuru sağlayabildiğine dair sözüne geri döndüğümüzde, onurun insanın dünya üstündeki varlığı için ne kadar mühim olduğu ve insanlık onurunun hem politik hem de ekonomik çeşitli ‘doyma noktalarına’ bağlı olduğunu söylemeye gerek bile yok. Eylemciler arasında kimler yok ki: Az sayıda da olsa işçi, orta sınıf ailelerin çocukları olan öğrenciler ya da işsiz üniversite mezunları. Bu Gezi döneminde ‘Çokluk’ ya da ‘Prekarya’ kavramlarını birarada kullanarak açıklamaya çalıştığımız kitleyle oldukça büyük bir benzerlik içeriyor. Zaten ‘işçi sınıfının’ orada var olmadığını söylemek en başından geleneksel türlü normların etkisinden çıkamamak ve mevcut değişimleri ifade etmekte sıkıntı çekmek anlamına geliyor.

Gezi’den Bosna’ya Çapulcular, Internet ve Meydan Politikası

Bir başka kadın aktivist 21 yaşındaki Jasmine Telalic’e göre eylemin en iyi yanı Saraybosna (Sarajevo) ile sınırlı kalmamış olması. Türkiyeli turistlerin ‘görmeden dönmediği’ Mostar’a kadar sıçrayan gösteriler ciddi ve yaygınlaşmış bir ‘toplumsal rahatsızlığın’ açık göstergeleri. Türkiye’deki kriz yönetim yöntemleri Bosna’ya da yansımış durumda. Devlet yetkilileri ve devlete bağlı işleyen medya tıpkı Erdoğan’ın ‘Çapulcu’, ‘Alkolik’ ve ‘Ahlaksız’ tanımlamalarını anımsatarak, hatırlayınız prezervatif kutularının gösterilmesini, bu sokaktaki insanların bir kısmının ‘uyuşturucu satıcıları’ olduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyorlar.

Elbette benzerlik bununla kalmıyor. Paolo Gerbaudo’nun Tweets and Streets isimli kitabında öne çıkardığı bir görüş var. Bu görüş sokak hareketliliğini Facebook ve Twitter’a tek başına bağlamanın yetersiz olduğunu, Meydan’ların sembolik anlamda politik mecralar haline gelişinin hareketlerin internetin varlığı ya da yokluğu halinde ‘buluşma alanı olarak’ varlıklarıyla bu hareketlerde itici bir fonksiyonu olduğu tezini içeriyordu. Bosna’daki eylemde de Gezi’de de aktivistlerin ‘tek bir meydan dışına taşma vurgusu’ ile ‘eylemlerin genellikle kamusal buluşma alanının adıyla tanımlanması’ geleneği her ne kadar ikisinde de sürmese de ortak bir toplanma noktası anlayışından söz edilebilir. Ve bu eylemlerin yayıldıkları alanlarda da farklı ‘mekanlar üzerinden’ kendilerini tarif etmeleri bunun en belirgin özelliği.

Bosna Ekonomisi Ne Durumda?

Bosna ekonomisine ilişkin temel rakamlara baktığımızda farklı nüfuslarda olduğumuz için ‘yüzdeliksel’ bir karşılaştırma manasız olmakla birlikte, ortalama işsizliğin %27 ile %40 arasında olduğu bildiriliyor. Gençler arasında ise işsizlik oranının %70’i bulduğu söyleniyor, bu da prekaryanın eylemi olarak Bosna’daki ayaklanmanın adlandırılmasını kolaylaştırıyor. Birçoğu kognitif emek üretmek üzere üretilen, bir kısmı da niteliklerine göre iş bulamayan Bosnalıların sokakta olmasının ekonomik anlamda şaşılacak hiçbir yanı yok. Mevcut durumda Bosna milyarlarca dolarlık bir yardımın altında ezilmiş durumda. 18 yıl öncesine göre dünya medyası ‘ilerlemeleri’ görüyor olabilir, ama burada ‘sürdürülebilir bir demokrasinin’ önündeki en büyük engel de sürekli olarak mandasını belirginleştiren ‘yardımsever’ (!) güçler.

Tıpkı Türkiye gibi, Bosna’da da perde arkasından kurulan iş bağlantıları ve ihaleler devletin kalıcı konuları konumunda. 90’lar ve 17 Aralık sonrası Türkiye’nin genel ekonomik çürümüşlük gündeminin Bosna için ‘kalıcı’ bir gündem olduğunu söylemek çok da abartı değil. Sosyal medyanın her iki ülkede de ‘öfkenin örgütlendiği ve ifade edildiği’ alan olduğunu söylemek kolay. Smale’in analizi de bunu içeriyor; ancak toplanan kitlelere ve isyanın şiddetine baktığınızda bir isyanın o ülkenin kendi şiddet pratiklerinden ve şiddet normalizasyonundan ayrı okunamayacağını rahatlıkla görebiliyoruz.

Şu an için zie düşen Bosna’ya uzaktan bakan bu hallerimizden uzakta durmak ve Bosna’yı Avrupa’nın diğer isyanlarıyla birlikte değerlendirebilecek gerekli verileri elde etmeyi denemek o kadar.

Kaynakça:
Paolo Gerbaudo, Tweets and Streets, Pluto Press
Alison Smale, Furious Bosnians Shut Down Central Sarajevo, New York Times, 10/02/2014

Goncagül Sunar: Türkiye’de Diziler Seyircinin Tansiyonuyla Paralel Yürüyor

Türkiye televizyonlarındaki dizilerde çalışmak bir diziyi tutturmak ve sevdirmek zor iş. Öyle delice bir sirkülasyon var ki bazen çok sevebileceğimiz işler biz keşfetmeden bitebiliyor. Ama gerek oyncu kadrosuyla, gerek senaryosuyla yolunun uzun olması gerektiğine inandıran, gerilim dozu oldukça yüksek bir dizi olan Cinayet şeytanın bacağını kıracakmış gibi. Cinayet’in en hissiyatlı rollerinden birini oynayan ve birçoğumuzun aklına Çemberimde Gül Oya’da oynadığı Canan rolüyle kazınan Goncagül Sunar’la yeni dizisi üstüne konuştuk.

Öncelikle dizinin yeni başladığı bu dönemde bize vakit ayırdığınız için teşekkürler. Ayrıca dizi en çok da oyuncu kadrosundan dolayı benim kolayca içime sindi. Madem sıcak gündemimiz dizi, oradan başlayalım. Neticede politik kodları da var gibi görünen bir polisiye sayılabilir Cinayet. Peki mevcut dizilerdeki ‘polisiye’ vurgusu mu ağır basacak yoksa Borova ailesinin dramı mı?

Aslında dizinin orjinalinde vurgulanmış,bu bir uyarlama ama politik yanının vurgulanması seyirciye ağır gelebilir. Ben hikayenin politik kanadının üzerine gidileceğini düşünmüyorum, her yere çekilebilecek hafif mayınlı bir alan. Cesaretli bir üslupla yazılmadıkça politik tarafının vurgulanmasının manası çok yok. Türkiye’de diziler seyircinin tansiyonuyla paralel yürüyor o yüzden Borova ailesinin dramı bir kaç adım önde hikaye vurgusu olarak.

80′LER YA DA 90′LARDAKİ PARODİ VE SKEÇLER DAHA CESUR

Türkiye’de politik film anlayışı nedense genelde derin devlet üstünden yapılan filmlere odaklandı. Sizce bunun nedeni ne? Türkiye politikasından güzel bir komedi neden çıkmıyor, çıkan şeyler niye parodiler ve skeçlerden ibaret?

Bence ülke politikasından çıkacak en başarılı hiciv çalışması gezi olayları süresince gördüğümüz tüm o ironi dalgasının belgesel haline getirilmesi olur (gülerek). Derin devlet üzerinden yapılan film ya da dizileri, bir varsayımı ya da gerçeği (artık ne denilirse) olabildiğince yüzeysel hâle getirip seri hâlde sunulmasını, insanların da bunu seyretmekten bıkmıyor olmasına bağlıyorum. Parodi ya da skeçler konusu ise 80′ler ya da 90′larda daha cesurmuş,siyasilerin taklitleri vs. Şimdilerde ise algıların biraz daha açılmasıyla direk politik bir dil kullanmasalar bile hayattan hicivlerin inceden politik efektli olanlarına rastlıyoruz, aslında sakınaklı; ama daha akıllıca.

Türkiye’de uyarlama dizilere ilgi oldukça büyük. Birkaç başarısız deneme hariç gerek sinema gerekse dizi senaryolarından yapılan uyarlamalar başarılı olabiliyor. Sizce Türkiye insanı, CNBC-E, E2 vs. gibi küresel pazardaki dizileri yayınlayan kanallar ve internet aracılığıyla yeni bir televizyon zevkine ulaşmış olabilir mi? Ulaşmışsa da bu ne kadar kitleselleşmiştir?

İnsanların belli bir tv zevkine kavuşması konusunda umutsuzum,bir kere orjinal hikayeler ve ilginç ya da özgün senaryolara yine de kapalı bir tutum var. Akıllı ve yaratıcı kalemlere yazık ediliyor, sektörün cesaretlendirme motive etme mekanizması hiç yok. Uyarlamalar Türkleşmezse,örf adet ,türk aile yapısına uygun yürümezse seyirci sırtını dönüyor,özgün hikayelerden ziyade uyarlama bile olsa kalıp tek tip,yüzeysel hatta çizgi film ya da fotoroman mantığı aranıyor. Eve yorgun gelen hayat gailesinde adam, ailesiyle çoluklu çocuklu,kafasını yormayacak,bulandırmayacak ,ağrıtmayacak ,içini karartmayacak şeyleri seyretmek istiyor. TV’ye öylesine bakmak , zaplamak daha kolay geliyor. Saydığınız ve benim de takip ettiğim kanallarla ülkenin %2 si ilgileniyor,yani son derece kısıtlı bir kitle.

BREAKING BAD BU YÜZYILIN EN İYİ DİZİSİYDİ

Sizin yabancı diziler arasında takip ettikleriniz neler? Türkiye’de çekilen dizilerle küresel itibar gören diziler arasında sizce ciddi bir fark var mı? Varsa bu neden kaynaklanıyor olabilir?

Çok yabancı dizi seyrettim,ama en son deha ürünü Breaking Bad’i izledim 5 sezon,artık başka hiç bir dizi izleyesim gelmiyor (Güler). 5 sezonluk dizi demeye dilim varmıyor, bu olağanüstü hikaye sonlara doğru iyice zirve yaparak kitap okur hissi veriyor, psikoloji, felsefe, edebiyatla harmanlanan bu yüzyılın en iyi dizisiydi… Breaking Bad ayrı bir yerde, ama çözümü en kolay, sıradan bir yabancı diziyle bile arada ciddi fark, hatta uçurum var. Aradaki fark bu gidişle daha da açılacak, TV denilen aygıt insanları tek tip,uyuşuk beyinli yapmak için yıllarca uğraştı ve başardı. Sosyal medyanın gidişata etkisi ise camdan bakan iyi kalpli ya da kötücül dedikoducu teyzelerden öteye gidemiyor.

Siz aslında çok farklı yapımlarda rol aldınız. Gerçi benim size tanımam Çemberimde Gül Oya’daki Canan karakterine denk geliyor ancak televizyonda da tiyatroda da işler çıkaran birisiniz. Bugünlerde birçok TV dizisi oyuncusu televizyonda tiyatro yapabilmek, tiyatroyu fonlayabilmek için oynuyor ve özel tiyatrolarla ilgili çıkan yönetmelikler de malum. Siz de tiyatroda olanlardan olduğunuzdan soruyorum, tiyatro cephesinde durum ne sizce? Eski köklü özel tiyatroların karşısına yeni özel tiyatrolar dikilebilecek mi?

TV işlerinin doğası oyuncuyu yoruyor, hatta mutlu etme konusunda öylesine gel gitli ve istikrarsız ki, şizofrenik bir durum yaratıyor. Tamamen seyircinin zevkine güdümlü reyting sistemi oyuncunun kaderini belirliyor,dolayısıyle tiyatronun kıymeti gidişatla beraber daha da arttı ,daha anlamlı, daha özgür,hayatla derdi olan insanın kendini bulduğu yegane sanat dalı tiyatro. Bir tık geride ticari yanı bağrmayan sinema var,özellikle alternatif sahneler sınırsız,özgür,kendine özgü,cesur hikayeler anlatma yolunda müthiş ilerledi. Parasal anlamda ne oyuncunun ne sahnenin çok bir beklentisi yok,daha çok manevi tatmin üzerinden yol alıyor malesef, benim oyuncu olarak da seyirci olarak da desteğim sonsuz.

Goncagül Sunar’ın son dizisi Cinayet’in 4. bölümünün fragmanı

Jiyan

Mesele Gezi’nin Kimi Destekleyeceği Değil Neyi Değiştirdiğidir

Yerel seçim tartışmalarının ciddi anlamda Türkiye toplumunun en önemli uyanışını sessizleştirdiğini düşünenlerdenim. Her anlamıyla kendi kaderini belirleme, ülkenin en önemli meydanını işgal etme başarısını elde etmiş Gezi Hareketi’nin, bir barikat olarak varlığının değeri henüz doğru düzgün anlaşılamadan, Gezi’yi ‘hamasileştirerek’ bir moral değer hâline getirme çalışmaları olağanüstü bir hızla devam ediyor.

Gezi, doğal bir siyasi ‘değer nesnesine’ dönüşmüş durumda ve birçok siyasal parti için ‘elde edilebilir sosyolojik rantın’  kaynağı olarak görülüyor. Oysa Gezi Parkı’na ‘oy gelecek haneler’ gözüyle bakmak kadar sağcı bir yaklaşım daha yok. Bunun farkına varan/varmayan siyasetçi protipleri var. Ve dahi bazı entelektüeller de Gezi’nin politik potansiyelini ve Türkiye’yi sola çağıran diskurunu kavramış olacaklar ki dün Cumhuriyet Halk Partisi’ne Sola Çek çağrısı yaptılar.

Gezi’nin en birincil işlevi aslına bakarsanız bu ‘sola çekme’ işlevi. Toplumsal anlamda ‘sağcılaşmış’ siyasi pratiklerimizi, uzun ve bitmek bilmeyen toplantılarımızı, gayriekolojik ‘seçim propaganda taktiklerimizi’, sosyalizm ve hatta sosyal demokrasi adına bile değer ya da söz üretmeyen partilerimizi, ekoloji ve kent hareketine kör, toplumsal cinsiyete duyarsız ‘eski moda siyasetçilerimizi’ huzur içinde hayatlarını geçirecekleri köşelerine uğurlama işlevi bahsettiğim işlev.

Bu işlev üstüne yapılmamış olan her tartışma, Gezi’nin dönüştürücü etkisinden ziyade Gezi’den ‘yararlanma’ siyasetine dairdir. Gezi’yi anıtlaştırma üstünden Gezi Parkı meselesini gören Sarıgül’ün ve Gezi üstünden söylem üreten çoğu insanın anlamadığı şey, Gezi pratiğinin bugün artık moral bir değere dönüşmüş olan sosyalizm martirleriile aynı şekilde anılmasının absürd olduğu, zira Gezi’nin bitmiş ya da sonlanmış bir şey olmadığıdır.

Gezi’nin bitmediğini görmek için Gezi’nin bir daha bu ülkenin tüm meydanlarını işgal etmesini bekleyenler; ”Hani Allah nerde varsa bana bir tokat atsın” diyerek tanrı inancıyla kavga etme banalitesine düşmüşlerdir. Ellerinde aradıkları ‘fiziksel kanıtlar’ hariç Gezi’ye dair hiçbir veri olmayan bu kitlenin sağcılaşması başını almış gitmiş, asla içinde yer almadıkları, oturup bir kahve dahi içmedikleri, ağaçlarının gölgesinde dinlenmedikleri Gezi’yi anlamak bir yana dursun bunun için bir çaba da sarf etmemişlerdir.

Burada elbette Gezi’ye dair bir ‘mistifikasyondan’ da kaçınmak gerekir. Gezi’nin etraflıca analizleri yapılmaya elbette devam etmelidir; ancak Gezi ile ilgili olarak asıl korkmamız gereken ‘mistifikasyon’ hareketi Sarıgül’ün ve birçoğumuzun sık sık düştüğü ‘anıtlaştırma’ hatasıdır. Örneğin Mustafa Sarıgül ”Gezi’nin içinde her yurttaşın, dünyada demokrasiye inanan herkesin gelip saygı duruşunda bulunabileceği, kaybettiğimiz insanlarımızı anabileceği, çok güzel bir anıt yapmayı planlıyorum” cümlesinin içine sinen ‘iyi niyet’ her ne olursa olsun bu Gezi Direnişi’nin ekonomik ve siyasi dayanaklarının üstünde postallarıyla gezinmeyeceğine dair herhangi bir ifade barındırmamaktadır.

Gezi yalnızca gökdelenlere yahut parksızlığa değil, yolsuzluğa, geleceğe dönük aşırı borçlanmalara, öğrenci kredilerine, savaşa, preker emek düzenine karşı açılmış bir bayraktı. En önemli özelliği bir kadın-LGBTİ isyanı olması olan bu isyanın yerel seçimler özelindeki çıktısının bu kadar zayıf olması konusunda yapılacak özeleştiri bir iki tanesi hariç tüm partiler için çok ciddi bir kaygı haline gelmelidir.

Türkiye’yi değiştiren günlerin legal siyaset alanına işleyip işlemediği ancak partilerin hamaseti söylem olarak aştıkları dönemlerde ortaya çıkacaktır, işte Gezi’nin de bana kalırsa legal siyasetin muhalefet kanadı üstüne yapabileceği asıl devasa etki de budur. Legal muhalefet alanının kısırlığını ve anlamsızlığını (sayısal ve sistematik anlamda) yüzüne vurmak.

Ama Gezi’nin asıl işlevi, bugüne kadar hep formüller altında denenmiş barikat işlevini kısa ve orta vadede dahi olsa sağlaması, Kürtler, Türkler ve Ermeniler ya da buna benzer tüm demografiler için bir ‘çokluk hareketi’ olarak savaşma fırsatı sunmasıdır.

Gezi’nin kimi destekleyeceğine dair spekülasyonlarda bulunmak olsa olsa burnu büyüklük olabilir. Gezi tek başına yerel seçimlere nazaran daha büyük bir siyasi iradedir ve yerel seçimler Gezi’nin pusulasından yolunu bulmak zorundadır, yerel seçimler Gezi’nin pusulası olamaz.

Bu bağlamda anıtlaştırmadan; ama unutmadan, büyüterek; ama abartmayarak, Gezi’den kuramsal ve pratik olarak gelen birikimi doğru şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. Faşizmin postalının da copunun da bıyığının da canına okumak isteyenler için, çocukları Ali İsmail Korkmaz gibi gülümsesin Medeni Yıldırım gibi kavgasına sahip çıksın diyenler için Gezi’nin tek tanımı bu toprakların en büyük barikatı olmasıdır.

Ahmet Altan’ın Son Oyun’u: İktidar ve Cemaat Çatışmasının Kodları

Bu yazının kaleme alındığı sabaha gözaltında bakan çocukları, bürokratlar ve iş adamları, Gülen Cemaati ile AKP’nin karşılıklı salvoları, emniyette görevden alma operasyonları, fotoğraflanan rüşvet sahneleri ile başladık. Televizyonlar, karmaşayı anlatıyorlar. Sanki her şey üstümüze yıkılacak ve biz altında kalacakmışız gibi hissediyoruz, bazılarımızın gözleri yalnızca döviz kurlarını ve borsayı kolluyor, bazılarımızsa şaşırıyoruz. Olduğu söylenen rüşvet ağındaki isimlerin bir düğünde beraber gerdan kıvırırken fotoğraflarını görüyoruz.

Benim bu kocaman fotoğrafta gördüğüm tek şey, inanılmaz bir yerellik, sıradanlaşmış bir kötülük ve o kötülüğün taşralılaşan kıvamı. Sanki her şey, milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede değil ama küçücük bir kasabada gerçekleşiyor. Tıpkı Ahmet Altan’ın son romanı, Son Oyun’un geçtiği kasaba gibi.

Altan’ın son romanına cinayet romanı diyebilmek için her anlamıyla siyasetten uzaklaşmış, son birkaç yıl içerisinde hiç gazete okumamış olmak lazım. Karşımızda 2010 sonrası Türkiye’nin politik fotoğrafını çeken bir roman çıkıyor. Üstelik tarafları çok belirgin olan, hatta baş karakteri de, şaşılmayacak bir biçimde, Ahmet Altan’ın ta kendisi olan. Romanı dört temel başlık altında incelemekte fayda var. bunlardan birincisi kasaba, yani olayların gerçekleştiği yer, ikincisi kilisedeki hazine üçüncüsü güçler arası çatışma, dördüncüsü ise tutku.

Kasaba: Ülke

Kasaba, açık bir biçimde günümüz Türkiye’sinin herhangi bir kasabasının güç ilişkileri üzerinden Türkiye’deki temel güç ilişkilerinin anlatıldığı bir alan. Kentin yoksulları kentin ‘tarihi’ olan kısmı diyebileceğimiz yokuş bir alan üzerine konumlanmış durumdalar, yüksekte zenginlerin evi dururken, orta sınıf, TOKİ’lerinin tüm çirkinliğiyle kocaman bir ovaya yayılmış şekilde duruyor. Altan’ın baş karakteri kasabada kabul görmüş tek yabancı. Keza kasabada ikinci bölümde açıklayacağım, iktidar kavramının doğrudan eşitlendiği bir gerçeklik var: Kilisedeki hazine. Kimse hazineye dokunulmasını istemiyor. Başkarakter olan yazar, kasabanın seçkinleri ve esnaflarıyla kurduğu iletişim sayesinde orada durabiliyor. İki avantajı var: Birincisi yazar olması, ikincisi de kasabanın elitlerine yakın olması. Üçüncü bir avantajı da merakı. Bu kasabada herkes tek bir şeyi merak ediyor. Hazine kimin olacak? Yazarsa insanlara dair merakıyla koyuluyor yola, onların hikayelerinin peşine düşüyor.

Kasabanın, tıpkı Türkiye’nin olduğu üzere underground bir yaşam tarzı var. Gündüzleri kalın pardesülerinin, montlarının içerisinde dolaşan bedenlerin akşamları bilgisayar karşısında birer şehvet yumağına dönüştüğü bir dünya. Gündüz, ahlakı ve tüm diğer ‘kutsal şeyleri’ temsil eden kasaba halkı arası ilişkiler, akşam olduğunda sağlam bir seks oyununa dönüşüyor. Kasabanın en güçlülerinden en güçsüzlerine, herkesin birbirinden gizli girdiği bu dünyada, tüm sırların farkında olan tek kişi yazar.

Yanında çalışan kadından sokakta gördüğü tüm diğer insanlara herkesin bir sırrı var ve yazar o sırların dolaştığı alemde geziniyor. Bu noktada Ahmet Altan’ın hakkını vermek lazım. Onun gibi bir yazarın bilgisayar yazışmalarına format olarak da romanının içinde yer vermesi ve gereksiz bir ‘mektup romantizmine’ ihtiyaç duymuyor olması, gerçekten önemli.

Hazine: İktidar

Romanın en önemli noktası, kasabanın tepesindeki kilisenin altında olduğu iddia edilen hazine. Bir kasaba dolusu insanı o kasabada tutan ve o kasabanın varolmasının ve o kasabada olup biten her şeyin bir ‘sebebi’ olduğuna inandıran da o hazinenin ta kendisi. Kasabada işlenen ve rutinleşen cinayetler de, kasaba elitlerinin ilişkilerinin fonksiyonu da tam olarak o hazinenin varlığı üzerinden konumlanmış durumda.

Hazine, herkesin karanlık odada bir fili tarif etmeye çalıştığı gibi tarif edilen, mistik anlamlar yüklenerek, maddi olanın ötesinde, öyle ya da böyle Tanrı’nın asası konumuna getirilmiş bir güç.

Kasabanın belediye başkanı ve kasabanın en zengin adamı (bu karakterlere dördüncü bölümde döneceğiz) doğal olarak hazinenin kimin olacağına karar veremiyorlar ve ellerinde böyle bir yetki de yok. Keza hazine, tapu kiminse onun olacak ama tapunun kimde olduğu da bilinmiyor. İktidarın sırrı ve kaynağı belirsiz durumda görünüyor.

Her iki taraf da yazarı etrafına alıp bu zeki adamın karşı tarafı zayıflatacak herhangi bir fikir verebileceği varsayımına fena halde yaslanmış durumda. Bu yüzden yazar her iki tarafın da sofralarında oturup kalkarken, hatta onların hayatlarının en özel detaylarına tanık olurken bir sıkıntı çekmiyor gibiler.

Taraf Gazetesi’ni çıkardığı dönemde Aydın Doğan’ın ilk önemli röportajını Taraf’a verdiğini, herkesin günah çıkarmak için Taraf’ı kullandığını hatırladığımızda, bütün günah çıkarma seanslarının öznesi olarak yazarı göz önüne alırsak yavaş yavaş hazine yani iktidara giden bir anahtar olarak insanların entelektüel görgüsü ve hitabı kendilerinden çok yüksek olan ‘yazarı’ taraflarına katma ve kullanma çabasını es geçmemek gerek. Altan, kurgusuna eklediği bu çatışmadaki rolünü elbette Taraf’taki rolünden kitaba aktarıyor. O günlük hayatın ‘pis oyunlarını’ da bilen biri. Ve bu romanıyla bir intikam alıyor.Tutku bölümünde açıklayacağım bir intikam.

Çatışma: Çeteler, Cemaatler,  Başkanlar ve Zenginler

Altan’ın kitabında iki temel güç sahibi var. Bunların birincisi Belediye Başkanı Mustafa, ikincisi ise kasabanın en zengin adamı. Mustafa’nın sevgilisi yazarın sevgilisi, daha da garibi, kasabanın en zengin adamının karısı da yazarın sevgilisi. Tutku bölümünde kodlarını analiz edeceğimiz bu ilişkiyi şimdilik bir kenara bırakalım.

Belediye Başkanı Mustafa aynı zamanda çok zengin bir adam ve zeytinlikleri ve. Kasabanın en zengin ailesi ise fabrikalara sahip. Aralarında ‘centilmence’ gibi görünen ama nefrete dayalı bir iletişim olan bu iki aile dönemsel ittifaklarla o güne kadar kotardıkları ilişkilerdeki gerilimlerini kendilerine bağlı çalışan iki çete arasındaki çatışmalar üstünden atıyorlar. Her ikisi de kendilerine bağı çalışan ‘çeteleri’ namuslu insanlar olarak gösterirken, kasabadaki bütün ‘mülk’ meseleleri hukukun değil, çetelerin eliyle çözülüyor. Hukuk ise ‘iktidarın oyuncağı’ konumundan bir an olsun uzaklaşmıyor. Başkan Mustafa sürekli olarak yanında kasabanın kaymakamı ve yargıcıyla birlikte geziyor. O politik anlamda görünür olan tüm güçlerin sahibi. Raci ve Rahmi Bey ise (zenginler) ellerindeki sermaye ile güvenli bir ‘istikrar’ yaratma peşindeler; ancak işler Mustafa’nın kiliseye ulaşımı engellemesiyle birlikte karışmaya başlıyor ve bugünlerde yaşadığımız yolsuzluk skandalındakine benzer karşılıklı ‘restleşmeler’ başlayıveriyor.

O restleşmelerin ayrıntıları romanın içinde saklı elbette; ancak birbirlerinin para kaynaklarını kapattıran yahut yakan, birbirlerinin adamlarını öldürten ve bu koca kasabayı yakmaya çalışanlar, hiçbir şekilde sonu bilinmeyen ve sonu da romanda bile belli olamamış, yine yalnızca tanığının kaderiyle sonuçlanmış bir roman var burada.

Tutku: Son seçim

Ama asıl mesele hem Başkan’ın karıyısla, hem kasabanın en zenginin karısıyla hem de kasabanın hayat kadınıyla yatan bir adamın nasıl olup da bu kadar çok şey üstünde karar verici ya da belirleyici olabildiği. Bu noktada devreye tek bir kavram giriyor o kadar.  Yazarın tanrıyı oynaması.

Her yazar gibi Ahmet Altan da bu kitabında tanrıyı oynuyor ve yarım bıraktığı bir oyunu anlatıyor,  Son Oyun’u. Onun kader çizgisini değiştiren cinayet anından sonra ne olduğunu bilmiyoruz; ama tek bir şeyi biliyoruz. En güçlü adamların aynı anda hem en yakın arkadaşı olabildiğini hem de bu iki adamın birden kadınlarıyla yattığını. Ahmet Altan, öcünü alıyor.

Bir gün ansızın, hayatının en ‘değişik’ dönemini yaşadığı Taraf’tan ayrıldığı gibi romanın kurgusundan da ayrılıveriyor. Küçük bir tanrının yok oluşuna neden oluyor ama küçük bir tanrı olarak kendi de yok oluveriyor. Ama mesajı sabit kalıyor, söyledikleri sabit kalıyor Altan’ın. Yazar, kendine yakıştırdığı rolü oynuyor ve romanın ‘kaderini’ değiştirerek ayrılıyor. Tıpkı Taraf’tan ayrıldığı gibi. Bunca muktedirden sadece birini ortadan kaldırmayı başarıyor, üstelik masum olduğuna inandığı ama masum olmayan onlarca ilişkiden sadece biri için. Yazar, neticede yalnızca bir intikam almış oluyor. Taraf’ta yazdığı yıllarda AKP’yi oluşturan büyük koalisyonun tüm taraflarıyla ettiği flörtü ve herkesi ortada bırakıp gidişini anlatıyor. O küçük bir tanrı olmaya devam ediyor. Geri kalan her şeyse, pis bir nehirde kendi debisinde akıp gidiyor.

Mesele Dergisi’nin Ocak 2014 sayısında yayınlanmıştır.

Postmodern 27 Mayıs Metin Feyzioğlu ile Başlıyor!

Vakti geldi. Turhan Feyzioğlu‘nun torunu, Ankara Hukuk’un eski dekanı şimdinin Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu artık sahnede.

Herkes ona umut bağlamış durumda. Star TV’nin milliyetçi görüşleriyle bilinen spikeri adını anarken yüzünden gülümsemeler dökülüyor.

Önce hatırlayalım: Feyzioğlu’nun (ideolojik anlam taşıyan) soyadını miras aldığı Turhan Feyzioğlu kimdir?

27 Mayıs Darbesi’nden sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğü’ne seçilen Turhan Feyzioğlu, Kurucu Meclis’te Üniversite Temsilcisi (6 Ocak 1961 – 15 Ekim 1961) olarak Anayasa Komisyonu başkanlığına getirildi. 1961’deki seçimlerde Kayseri milletvekili olarak yine meclise girdi ve II. Gürsel kabinesinde milli eğitim bakanlığı ve ilk koalisyon hükümetinde devlet bakanlığı ile başbakan yardımcılığı yaptı. 

CHP’nin Ortanın Solu sloganını benimsemesi üzerine partideki genel sekreterlik görevini bırakarak, 47 milletvekili ve senatörle birlikte CHP’den ayrılarak Güven Partisi’ni kurdu. Sonradan, Cumhuriyetçi Parti ile Güven Partisi’ni birleştirerek Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin başına geçti ve 12 Eylül 1980 Darbesi’ne kadar bu partinin genel başkanlığın yürüttü. 1975′te Demirel’in başbakanlığındaki I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde ve 1978′de kurulan Ecevit Hükümeti’nde devlet bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini birlikte üstlendi. Süleyman Demirel’in 1979′da kurduğu azınlık hükümetini dışarıdan destekleyen Feyzioğlu, 1980′den sonra aktif siyasetten çekildi.

Kısacası Feyzioğlu Ecevit rüzgarının, CHP’nin tarihi boyunca yaşadığı tek nitelikli sosyal demokrat dalganın karşısında eğilen devletçi reflekslerinin CGP etrafında somutlaşmış olan karakteriydi. Statükonun CHP’nin ‘sollaşması’ karşısındaki yedeği, daha doğrusu statükonun kendi ‘kurtarma dosyası’ idi.

Bugün ise torunuyla gurur duyuyor olsa gerek -öte dünya inancına başvurarak söylüyorum bunu. Keza torunu Türkiye’de hem yolsuzlukla, hem paralel yapılarla, hem ırkçılıkla aynı anda halkın hesaplaşabileceği bir ortamda Recep Tayyip Erdoğan’ın elini ‘devlet adına’ sıkmak misyonunu yerine getiriyor.

”En çok 20 yıla çıkarlar” minvalindeki esprisini duymamış olanınız var mı haber bültenlerini izleyip. Kendinden çok emin. O  bir soyadının bir insana yapabileceği en büyük servisi yaşıyor. Devlet onu el üstünde tutuyor. Zaten vaktiyle yaptığı konuşmadan sonra Ekşi Sözlük’te hakkında girilmiş 100′lerce giri de bunu kanıtlıyor. O devletin 2002′den sonra girdiği reformasyon sürecinde az duyulan sesinin yeniden duyulma ümidi. O Erdoğan’ın yeni Baykal’ı.

Keza Baykal’ın Gül’le görüşmesiyle birlikte umutlanan ve hatta AKP ile ‘ulusalcı CEPHE’nin elele cemaat denen organizmadan ükeyi kurtaracağını düşünecek kadar dününü unutmuş, siyasi anlamda ideolojik zemini ıslak ulusalcılığın ya da ürkek ırkçılığın, totaliterlikle suçladığı AKP ile ‘saf tutması’ açısından Metin Feyzioğlu birçoklarının umudu. Youtube’da çokça tıklanan konuşmalarıyla, herkeslerin sevdası.

Ama söylenecek şey kesin: Tıpkı dedesi beyefendi gibi kendisi de olağanüstü koşullarda hem devletin hem de hükümetin ‘çaresi’ olarak sahneye çıkmaya hazır. Üstelik ‘hapisten kurtaracağı’ aktörlere baktığımızda ‘eski devleti’ ‘yeni devletin yaralı haliyle’ ittifak yaparak kurtarmaya hazır olduğu aşikar. Kısa vadede CHP’nin başına geçer mi bilinemez. Ama önündeki yolculuğun onu taşıyabileceği yer ya yeni bir Milli Cephe Hükümeti ya da Önder Sav CHP’sinin gökten yeniden inişi olacaktır.

Devlet kendini Metin Feyzioğlu’nun şahsında örgütleyerek zekice bir iş yapmış oluyor aslında, keza Özel Yetkili Mahkemeler başta olmak üzere hukukun temel utançları üstünden sicili temiz bir isimle devreye girecek olan devlet Gülen Cemaati’ni yegane günahkar ilan ederek hem sonu nereye gittiği belli Hükümet’in kısa vadesini, hem sermayenin paracıklarını hem de ulusalcıların yitirilmiş itibarını koruma girişiminde bulunuyor.

Feyzioğlu halktan ya da emekten yana olmadığını CNN Türk’te katıldığı programda açıkça gösteriyor. Yolsuzluklar araştırılsın sözündne sonra gelen ama’sıyla  hepimize ama demeden önce söylenen her şeyin aslında ‘yalan’ olduğunu hatırlatıyor.

Cumhuriyetçi Güven Partisi‘nden kalma rüyaların devleti kurtarmak için devreye koyulması ironik; ancak ‘ortalama bir CHP’li kadar demokrat’ bir adamla katil bir iktidarın ve devletin imajını kurtarmaya çalışmak tam anlamıyla bizle dalga geçmek dışında bir anlama gelmiyor.

Metin Feyzioğlu eminim hepimize gülümsüyor.

Kendinden, ailesinden ve geleneğinden emin.

Yolsuzluklar ona göre araştırılmalı; ama görevi daha mühim.

O devletin yeni makyajı.

Bizse katili tanıyoruz ve onu yenmek istiyoruz.

Osman Can’ın Demode Teşhisleri ve Yargıda ‘Cemaat’ sorunu

Adalet ve Kalkınma Partisi koalisyon ittifakları ile ‘gacırdamış’ bir Türkiye’de meclise gitmeden yapılmış bir koalisyon olarak kuruldu. Kendisinin ardından DYP-ANAP eşleşmesiyle DP formülünde denenen bu formülün tutmamasının sebebi, her iki grubun da varlıklarını AKP’nin çatısının altında, Cemaat bileşenleri ile birlikte sürdürmeleriydi.

Bugün önümüzdeki tabloya baktığımızda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ‘uzun vadeli geleceği’ üzerine yorum yapmak abes. Kısa (3 aylık) ya da uzun 2015 seçimleri ya da taş çatlasa bir seçim dönemi daha sürebilecek bu iktidarın bitişi onun analizini yapmak için bize güzel bir ortam sağlıyor.

Birincisi şu ki AKP’deki çözülme bir parti içi çözülme değil. Bu koalisyonların yukarıdan aşağı yaşadığı bir çözülme. Aksi halde Cemaat gazetelerinden HAK-İŞ’e bağlı sendikalardaki yolsuzlukların açıklandığı bu dönemin AKP ya da Cemaat kadrolarının ‘eşsiz’ dürüstlüğünden geçtiğini söylemek olsa olsa saflık olur.

AKP de Cemaat de Müslüman görünmelerine rağmen açık bir biçimde Türk Sağ siyasetinin ve dahi Milli Şef döneminin izlerini taşıyan hareketlenmeler. Elbette cemaat yarı-somut yapısı gereği bambaşka bir karakter çiziyor; ama tek bir insanın milyonlarca insanın kanından, canından ve kazancından çok daha mühim olduğu ‘feda’ yapısı üzerine kurgulanmış AKP mantığı bugün yaşadığı ‘çatırdamayı’ feda edilenler üstünden yaşıyor olamaz. Keza feda kültürü, belirli bir devrimci dönüşümü yaşamadıkça bu değişimin gerçekleşmesi mümkün değildir. Burada aslolan artık ‘iki civanın paylaşamadığı’ kadar büyük  bir pastaya ortak olunması ve civanların bir diğerini alt etmek istemesi. Bu yazı bir ‘kadrolar’ yazısı olduğundan işi daha ziyade kadrolar üstünden okumaya çalışacağız.

Osman Can (ünlü raportör!) yaptığı açıklamada 12 Eylül Referandumu’nun Cemaaat kadroları tarafından bir fırsat olarak kullanıldığını söylüyor: ”2010 yılında AK Parti’nin hazırladığı anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’nce rötuşlandı ve bunu çok iyi değerlendiren bir yapının fırsatına dönüştü. Şimdi bu yapı, yargıda kritik noktalara da hâkim olabiliyor. Kemalistlerin yarattığı boşluğu bir anlamda onlar doldurdu. Yargıya artık Aleviler ve Kürtler de giremez.”

Osman Can’ın her cümlesiyle ‘gacırdayan’ teşhisinin en önemli noktası, 12 Eylül’de savunduğu referandumun işleyiş biçimi. Bu referandumun yukarıdan aşağı ‘kadro belirlemede’ hükümete sunduğu sonsuz şansı söz konusu etmeden sonuca odaklanıyor Osman Can ve devam ediyor: ”Dolayısıyla Cemaat-AK Parti çekişmesi üzerinden meseleyi okumayı uzun vadede doğru bulmuyorum. Bu, demokrasi-vesayet; yerel ile ithal mücadelesidir. Hedefte olan Türkiye’nin demokratikleşme sürecidir, Ortadoğu coğrafyasında Müslümanların kendilerini demokratik olarak var edebilme ve kendi kaderlerine hâkim olabilme şansıdır.”

Can’ın teşhisleri, 2010 öncesi dönemde daha gerçekçi ve demokratik bir anayasayla referanduma gidilseydi anlamlı olabilecek olmakla birlikte, bugünkü söylemi göz önüne alındığında ‘patetik’ olmaktan başka bir anlam sergilemiyor. Buradan çıkan tek anlamsa şu oluyor: AKP muhtemelen pastada daha büyükçe bir pay karşılığı Cemaat’e kadroları verdi ve bugün Cemaat daha fazlasını istiyor, AKP ise bu krizden AKP’yi yenip çıkmanın peşinde. Bunun için Cemaat’in doğal düşmanı olan (çok haklı gerekçelerle) Kürtler’e ve Aleviler’e yönelik reformların adının konulması, hatta gizliden gizliye Ergenekon ve Balyoz davalarına selam çakılması söz konusu. Her ne kadar bu selam Yalçın Akdoğan tarafından bugün inkar edilse de Cemaat’e karşı ulusalcı cephe ile birleşmenin AKP için bir seçenek olduğu ortada. Keza Kürtler’i defalarca katletmiş Adalet ve Kalkınma Partisi’ne Kürtler’in güveninin ciddi biçimde sarsılmış olduğu (haklı olarak) ortada. Zaten Selahattin Demirtaş da yaptığı açıklamada açık bir şekilde yolsuzlukların üstüne gidilmesini savundu. Üstelik bunu Kılıçdaroğlu oportünizminden farklı olarak Cemaat’in kollarına kendini atmadan yapabilen tek siyasetin BDP-HDP çizgisi olduğu aşikar.

Osman Can’ın bahsettiği ‘Kemalist kadroların yerini Cemaat kadroları aldı’ cümlesi sonuna kadar haklı; ama soru şu: AKP kendi kadrolarını yetiştirmekten aciz miydi? Cevap basit: Evet. AKP bu durumdan rahatsız mı? Evet. Ancak görevden alıan ya da öne çıkan savcılara baktığınızda bu isimlerin ya Hrant Dink davasında ya da Kürtler’i ilgilendiren bir başka davada ‘kilit’ noktalara olduğunu gördüğümüzde bu gecikmiş ‘tribünlere oynanan’ ve ”Kürtler ve Aleviler son şansınız biziz” diyen sağcı oyunlarının artık bayat mercimek çorbası gibi koktuğunu söylemenin vakti geldi de geçiyor.

AKP de, cemaat de hukuçularıyla birlikte hem demode hem deforme olurken, CHP’nin fırsatçılığı Cemaat’i güçlendirmek dışında muhtemelen bir işe yaramıyor. Devletin omurgası, kurucu parti refleksiyle birlikte devletin omurgasının yeni katmanıyla birleşiyor.

Bu artık vücuttan atılamayacak bir kanser ve önümüzdeki süreç boyunca CHP ya da AKP fark etmeksizin devletlilik haliyle yapılmış ittifakların bedelini ödeyeceğimiz aşikar.

Bugün Aydınlık’a röportaj veren biri devletin kendisini Reset’lemesi gerekmektedir dedi. Benim görüşüm tam tersi. Devletin yıkılıp yeniden ve demokratik bir cumhuriyet olarak, Ortadoğu ve eşitlik diyerek yeniden doğmasının tam vakti. Aksi halde CHP-Cemaat flörtünden çıkacak reset, bir gün değil her gün Uludere anlamına gelir. Tıpkı AKP döneminde olduğu gibi.

Osman Can’ın ilgili röportajı: http://www.ilkehaber.com/haber/osman-can-kemalistlerin-yerini-cemaat-doldurdu-28359.htm

Devletin Krizinin Özü: Kadrolar Meselesi

Bir şair benle tanıştığı gün elime bir kitap tutuşturmuştu. Benle daha evvel karşılaşamadığı için bana vermesi hep geciken o kitabın adı Stalin’in Kadrolar Üzerine isimli kitabıydı. Bugün Stalin’in referanslarına başvurmayacağım elbette; ama mesele kitabın teması kadar güzel özetlenemezdi.

Bugün olup bitenlere dair taraflı olmayan bir analiz yapmak neredeyse imkansız gözüküyor. AKP’nin içerisinde olduğu dönemden çıkan sonuç: Başkalarının kadrosuyla devlet yönetilmez, siyaset yapılamaz olmalıdır.

Gülen Cemaati onlarca yıllık devlet içi birikim ve kadrolarını kullanarak karşı hamlesini yaptı. AKP cemaate çok açık bir şekilden kadro üretme ve devleti yürütme yetkisi vermenin bedelini ödüyor. KCK, Ergenekon, ODA TV ve Devrimci Karargah davalarındaki iletişimsel ve hukuki süreci cemaate teslim eden AKP, kendi canavarınca boğuluyor.

Şahsi inisiyatiflere terk edilmiş devlet siyaseti kendini sürdüremez hale geliyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin ‘fanatik kadrolarının’ yedirmeyiz mantığı nihayetinde kendi kendini yiyen bir rejim yaratıyor o kadar.

Elimizde hiçbir şey var; evet gördüklerimiz ve duyduklarımız hariç hiçbir şey.

Sokağa çıkıp çıkmayacağımızı tartışıyoruz şu an bazılarımız; bazılarımız bunu bir at yarışı gibi izlemek derdinde. Yerlerine geldiğimizde ne yapabileceğimizi tartışmamız asıl meselemiz olmalı. İktidara gelmekten daima ‘korkan’ bir söylem içinde olanları eleştirmekten hiç geri durmadım; ama bu korkunun altında yatan ‘asıl fikri’ fark ettiğimde bu korkunun anlamını fark ettim: ‘Yerlerine geçebilecek kadrolarımız var mı?’

Bu soruya ‘var’ cevabını yalnızca Kürtler verebilir.

Çünkü…

Ortadoğu’nun en büyük ilerici siyaseti Kürt siyasetidir, çünkü kendi kadrolarını oluşturmuş, özyönetimi benimsemiştir. Ancak Kürt siyaseti mevcut yapısıyla Kürdistani bir yönetim sergileyebilir durumdayken Türkiye’yi ve Türkiye’deki sermayeyi henüz yönetebilir konumda ve özgürlükte olmadığından Türkiye’de uzun vadede Türkiyeli bir kadro üretimi zorunludur. Keza mevcut demokratik yapı içerisinde ‘seçimle gelen’ bir değişim mevzubahis olsa bile Türkiye’yi yönetecek ‘Kemalist kadrolar’ ve ‘Cemaatçi kadrolar’ harici deneyimli bir kadro şu an mevcut değildir, yahut deneyim kazanmamıştır.

Türkiye’yi yönetecek, mevcut kirli sermayeye de cemaate de ihtiyaç duymayan kadrolar yetiştirmedikçe işimiz zor; evet. Peki kadro nasıl yetiştirilir? Kadroları yetiştiren şey ‘ideolojik yayınlar’ değil, bilimin ve teknolojinin ta kendisidir. Marcuse Özgürlük Üzerine Denemeler isimli eserinde insanileştirilmiş bir teknolojinin insanı özgürleştirmede asli araç olacağını söylüyordu.

Biz ‘özgür olmak isteyenler’ özgürleştirici bilim ve teknoloji çözümleri, özetle özgürleştirici bir politik ilerlemeci tutum almak durumundayız.

Hiçbirimizin görevi AKP’ye karşı Cemaat’i, Cemaat’e karşı AKP’yi savunmak değil. Biz tarihte ilk kez bir ‘toplum’ olup haysiyetimizi egemenlere karşu savunmak yükümlülüğüyle karşı karşıyayız.

Hırsızın da kadıların da tarafını tutmak zorunluluğunda değiliz!

Zorunda olduğumuz şey yeni kadroların yetiştirilmesine öncelik vermektir, zorunda olduğumuz şey bir devletin tüm kademelerinde çalışabilecek kadroları sıfırdan yetiştirebilmektir. Acilen, geleceğe dönük kadrolarımızı oluşturmalı, yurtdışında ya da yurtiçinde yetiştirmeliyiz. Bu kesinlikle parti binalarına sıkışan ideolojik endoktrinasyondan ibaret bir eğitim değildir. Bu ‘yönetmenin öğretilmesidir’. Bu küresel standartları yakalamış bir ‘eğitim’ meselesidir.

Aksi halde, mevcut siyasi çerçeveyi değiştirmemiz imkansızdır. Ancak kadroların kurulması halde cemaate de hükümete de aynı ‘samimiyetle’ karşı çıkabilen bir siyasi hat oluşturmak mümkün olabilir. Şu an elimizde olan tek imkan Gezi tipi bir ‘toplumsal kalkışmanın’ hem kendini örgütlemesini hem de hareket halinde olmasını sağlayabilmektir.